17 Eylül 2021 Cuma

Beyaz Zambaklar Ülkesinde - Grigori Petrov

 

Moskova Devlet Tiyatrosu'nun duvarları çatıya kadar çatlamaya başlayıp, bina yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığında kazıp temele bakmışlar. Devasa taş binanın, çoktan çürümüş ahşap bir temel üzerine inşa edildiği görüldüğünde binanın yıkılıp yıkılmaması sorunuyla karşı karşıya kalınmış. Yüz yıl önce inşa edilen binada kullanılan ahşap kazıklar o dönem için yeterli gelmiş. Ancak yüz yıl sonra çürüyüp yıkılma tehlikesi ortaya çıktığında farklı bir çözüm üretmek zorunda kalınmış. Mühendisler, binayı yıkmak yerine, köşelerden başlayarak, yavaş yavaş çürük kirişleri büyük granit taşlarla değiştirmişler, böylece temel yenilenmiş. Devlet tiyatrosunun devasa binası yeni, sağlam temeller üzerine oturtulmuş. Bugün de hala dimdik ayakta duruyor diyor yazar. Bu kitap Bulgarca'dan Türkçe'ye 1928 yılında çevrildiğine göre bahsedilen yenilenme durumu 1800 lerin sonu 1900lerin başında olmalı...

 

Mimar Sinan gibi sorun çıkacağını bildiği yere zamanı geldiğinde ne yapılacağına dair not bırakacak kadar ön görüşlü mimarların yokluğundan yakınmıyor tabii ki kitap. Tiyatro binasıyla devlet yapılarının değişimlere açık olması, yenilenmesi konusuna giriş yapmış oluyor.

 

Ve sıklıkla düşündüğümüz asıl soru geliyor sonrasında; kahraman mı yoksa topluluk mu yazar ulusların tarihini? İngiliz düşünür Carlyle'ın düşüncesine göre kahraman dediğimiz bireylerden, yani tek başına, yüce insanlar tarafından mı yoksa tüm ulusun ortak çabasından, kitle ruhunun güçlenmesi ya da gerilemesinden mi? İngiliz düşünüre karşılık Tolstoy, hayatını yaratan, olayları yönlendiren, onlara kendi karakterlerini, kendi renklerini verenin kahramanlar değil, kitleler olduğunu söylüyor.

 

Size de tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan diye sordurmadı mı bu düşünceler?

 

Kitap 2. Dünya Savaşı öncesinde yazıldığı için mesela Gandhi'den habersiz. Gandhi'nin pasif direnişle ulaştığı başarısının biraz da İngilizlerin maddi sorunlar nedeniyle artık Hindistan'dan çıkma isteğiyle açıklandığından habersiz mesela... Peki ya 2. Dünya Savaşı hezimetle sonuçlanan Japonya'nın tekrar ayağa kalkabilmesine ne demeli?  Yani aslında varacağımız sonuç bir kahramanın, koşulları olgunlaşan toplumla başarıya ulaşabilmesi mi olmalı? Kesinlikle... İkisi birbirini tamamlıyor.

 

1811 yılına kadar İsveç yönetiminde olan Finlandiya, Suomi yani "batalık ülkesi" olarak adlandırılmış kendi halkı tarafından. Yani bataklıklar içinde, toprağı verimsiz, hiç maden bulunmayan, zorluklar içinde mücadele eden bir ülkeden bahsediyoruz. İsveç de çöplüğü gibi kullanmış bu ülkeyi diye tanımlayabiliriz sanırım kısaca. Daha sonra İsveç ve Rusya arasındaki savaşla birlikte, Finlandiya'ya hangi ülke yönetimi altında kalmak istedikleri sorulmuş. Rusya'nın, kendi içinde özerk olacağını garanti etmesiyle Rus tarafı seçilmiş Finlilerce.

 

Finlandiya, Mısır'ın Osmanlı için önemi gibi bir öneme sahip değil Rusya için. Tek önemi Rus başkenti St Petersburg'a yakın olması ve Rusya'nın Finleri tampon bölge olarak kullanmak istemesi. Sonuçta gerçekten iç yönetimine hiç dokunulmamış. Günümüzde stratejik öneme sahip ülkelerin hele de madenleri varsa rahat bırakabileceğini düşünebiliyor musunuz? Afganistan'ın mesela ya da ne bileyim Orta Doğu'nun ...

 

Böyle özgür bir ortamda, sefaletin son raddesinde yaşayan halkı canlandıracak bir kahramanla gelecek bir kıvılcım yetmiş diyebiliriz belki.

 

Snellman'dan bahsediyoruz. Yeni filizlenen Fin entelijansiyanın en önemli temsilcisinden. Birkaç Fin öğretmen, rahip, avukat ve memur, kitleleri aydınlatmak için "haçlı seferi" başlatmak üzereydi deniyor kitapta. Bu tabii ki kolay olmamış, fedakarlıklar, bitmeden usanmadan anlatmak, uğraşmakla, zaman içerisinde başarılarını anlatan başka insanların da katılmasıyla bugünkü örnek Finladiya'nın ortaya çıkması sağlanmış.

 

Biraz ütopya gibi okurken gerçekleşmiş bir hikaye ve bu hikayeyi gerçekleştiren insanların başarılarıyla, yaptıklarıyla ilgili konuşmalarını okuduğumu hatırlıyorum. Bir gece ne yapabilirim sorusuna kafanız takılarak oturuyor ve okuyacak bir şeyler arıyorsanız gerçek bir başarı öyküsünü okumak için tam zamanı diyorum.... Mustafa Kemal Atatürk'ün bu kitabı nasıl önemsediğini ve müfredata koydurduğunu hatırlatak...

 

 

 

 

Kitapta

 

 

Arka Kapak

 

"Grigori Petrov, yayımlandığı dönemde Balkanlarda olduğu kadar genç Türkiye'de de büyük bir ilgiyle karşılanan Beyaz Zambaklar Ülkesinde eserinde, uzun yıllar ulus kimliğine sahip olamamış, işgaller, toplumsal eşitsizlikler, yoksulluk ve türlü güçlüklerle boğuşmuş küçücük bir ülkenin her yönden kalkınmasının hikayesi büyük bir hayranlık ve sevgiyle anlatır. Bir avuç aydının kılavuzluğunda halkın her kesiminden insan, aydınlar, işçiler, köylüler, sanatçılar, zanaatkarlar, eğitimciler örneğine az rastlanan bir çabayla küçük ülkelerine, ulusal çıkarlarına sahip çıkarlar. Grigori Petrov da sonuçlarını bizzat gördüğü bu çabayı, birlik ve beraberliğin, ulus bilincine sahip olmanın değerini, masalsı üslubuyla eserinin hemen her sayfasında vurgular. Petrov'un Bulgar aydınlarına ithaf ettiği, onlar için bir kılavuz olarak tasarladığı bu özgün eser, Türkçeye ilk kez 1928 yılında Bulgarcadan çevrildi. O tarihten beri defalarca basıldı, pek çok kez yeni çevirisi yapıldı, harp okullarından köy okullarına kadar genç Türkiye'nin öğretmenlerine, aydınlarına da kılavuz oldu. Günümüzde okuryazarlık oranı yüzde yüze varan, eğitim ve öğretim sistemiyle, halkının mutluluğuyla diğer uluslara örnek olan Finlandiya'nın "kuruluş" hikayesi Beyaz Zambaklar Ülkesinde eserinden alınacak pek çok ders ve ilham var hala.."

13 Eylül 2021 Pazartesi

Babil Simyası ve Kozmolojisi - Mircea Eliade

 


 İnsanoğlunun zihinsel evriminin aşamalarında özellikle doğayla ilişkisinde yönlendirici olan korku ve bilinmezlikle gelen anlamlandırmalar olmuş. Anadolu'da volkanik dağlara tapınıldığını ilk duyduğumda en çok çaresizlik karşısındaki davranış şeklini düşünmüştüm. Bu aynı şekilde güneş, ay,  fırtına ya da kontrol edilemez doğa olayları için de geçerliydi.

Bir bütün olarak kabul edilen dünya, Rönesansla kendini iyiden iyiye kabul ettirmeye başlayan bilimsel düşünceyle farklı şekilde algılanmaya başlamış.  Hal böyle olunca mesela Babil ve Asur dönemine ait "doğa bilimleri"yle ilgili belgelerin incelenişinde "bilimsel hakikat"le ilgili ampirik gözlemlere, metalürji ve seramik tekniklerine o dönemde verilmeyen önem verilmiş. O dönemlerde önemli olan büyüsel ve dinsel kavramlar, zihinsel evremin erken dönenime ait boş inançlar olarak değerlendirilmiş. Oysa belli bir dönemi anlamak için bugünün değerleriyle değil o döneme ait değerlerle bakabilmek önemli.

Avrupalı olmayan kültürlerin doğaya atfettikleri değerlerin bir dizi "boş inanç" oluşturduğunu ileri süren ilkeden hareket ederek deneysel olarak doğrulanmış hakikatlere tesadüfen uyan kısımların kabul edilerek incelenmesiyle büyük hata yapılmış olunur. "Örneğin perspektif olgusunun Rönesans dönemine ait olduğunu unutan bir plastik sanatlar tarihçisi Ortaçağ ya da Asya resmini bir tek perspektif ölçütüne göre değerlendirmeye girişir ve böylece perspektif belirsiz diye yapıtın sanatsal değerini yok sayarsa ve yine, mekan görüntü hatalı diye kimi olağanüstü yapıtları görmezden gelirse, olacağı budur."

Semavi dinlerin merkezi kabul edilen Ortadoğu, Mezopotamya coğrafyasında geriye doğru gidildiğinde Sümer sonrasında Akad, Babil, Asur medeniyetlerine rastlıyoruz. Yazılı kaynak bırakıldığı için o dönemi anlamak hatta o dönemin günümüzdeki izlerini bulmak olası. Kitapta bu izler takip edilerek önemli simgelerden bahsediliyor... Mesela;

Yeryüzünde "taht", "kozmik dağ", "tapınak", dünyanın merkezi olarak kabul edilmiş. Yeryüzü, yeraltı ve gökyüzü bölümleri tapınaklarda yani zigurratlarda bariz bir şekilde görülebiliyor. Aynı şekilde dağların, ölümden sonra yer altına  geçişe aracılık ettiği kabul ediliyor. Dağların arasında doğan güneş, tahtta oturuyor. Doğu Anadolu'da Nemrut Dağı'ndaki heykeller ifade edilen tam da bu değil mi?

Babil'de zigurrat yani tapınak zirvesi evrenin merkezidir. Bu dağ sonra kutupla bir tutuluyor ve Tanrının kutupta oturduğu varsayılıyor. Kral, Zigurratın ya da Hint tapınağının katlarını, merdivenlerini çıkarken merkeze doğru giderek bir nevi Tanrıyla özdeşleşiyor. Bu bir çeşit "miraç"tır. Aynı şekilde "yaşam ağacı" yerin derinliklerinden gökyüzüne uzanan gövdesiyle göğün direği olarak kabul ediliyor.

Yeryüzünü, gökyüzünün yansıması olarak kabul eden inanışta, yeryüzünde olanların tam olarak gökyüzünde eşinin olduğu söyleniyor. Lacivert taşı oldukça önemli sembollerden biri. Gökyüzünün rengini alan taş, Ay Tanrısı, yıldızlı gecenin Tanrısı Sin'in sakallarında, Mısır Tanrısı Ra'nın saçlarında, Yehova'nın ayakları altındaki gökyakuttan tuğla döşemede karşımıza çıkıyor.

Aynı şekilde yeryüzüne düşen göktaşları nedeniyle gökyüzünün taştan yapılmış olduğu düşünülmüş. Ve bu taşlar yeryüzünde kutsal sayılmış. Daha sonra kurban verilen sunaklar olarak kullanılmış. Mesela Kubbet-üs Sahra'daki ya da Kabe'deki taşlar. O dönemde de kurban çok önemli. Tanrı'nın, dünya ve insanı yaratırken kum ve çamurun yanı sıra kendi kanını da akıtarak insana can verdiği söyleniyor. Mesela yeni bir ev için kurban kesilerek kan akıtılması ona yaşam verilmesi gerekiyor. Bu durumda taşlardaki sunaklar çok önemli oluyor. Baktığımızda dünya maddi ve manevi olarak bir bütün olarak görülüyor. Yani bugün zihinsel evrimin erken dönemlerine ait büyüsel ve mistik inanışların o dönem için ne kadar önemli olduğunu görebiliyoruz. İşin aslı bunlar tam olarak yok olmuyor şekil değiştiriyor önemli bir şekilde diyebiliriz. Kabe'yi örnek verebiliriz bu konuda...  

İnsan ilk önce göktaşından demir yapmış sonrasında madenlerden elde ettiği demiri işleme tabii tutarak kullanmış. Tabii ki maden ocakları döl yatağı olarak kabul edilmiş, döl yollarında madenlerin olgunlaştığı düşünülerek çıkarılan madenin erken doğum olduğuna inanılarak çok uğurlu olmadığına inanılmış. Dolayısıyla demircilik sadece belli kişilerin yapabileceği çok önemli işlem olarak kabul edilmiş. Madenin işlendiği ateşin yanına belli kişiler, rahipler belli ritüellerle, temizlenip arınarak giriyormuş. Aslında kimi yerde demirciler, mesela Afrika'da yaşam alanlarının dışına atılacak kadar küçümseniyormuş. Bugün  çingenelerin , bakır ve kalayla olan ilişkisi ve toplumdaki durumları o dönemlerin etkisi mi?

Kitap bu şekilde Babil dönemine ait düşünce ve inanış sistemine  doğru devam ediyor. Mircea Eliade kitapları, dinler tarihinde, insanın inanış evriminde önemli kaynakların başında benim için... Bazen tekrarlarıyla da olsa elimde her daim bir kitabı oluyor diyebilirim. Amaç geçmişi anlayarak bugüne anlamlandırmak diyebilir miyim kendi adıma? Sizce...

 

 

Arka Kapak

"Zihniyetler tarihine başlangıç niteliğinde olan bu çalışmada Eliade'nin odak noktası kadim Mezopotamya kültürüdür. Kadim ve kutsal yerler aynı zamanda doğumun, yaşam ve ölümün anlamlandırıldığı ilk merkezlerdir. Babil şehri Akkadca'da "Tanrının kapısı"dır ve doğaüstüyle kurulan bir perspektif içerir. İnsanlığın kozmosa bakışını ve zihinsel gelişimin arketipini yansıtan en iyi örneklerden biridir.

Eliade dinsel evrenin bir yorumbilgisini sunar. O, modern doğabilimcilerinin ve dinler tarihçisinin çoğu zaman ihmal ettiği meselelerde daha duyarlıdır. Yepyeni bir yöntem ve kültür felsefesiyle, her türlü simge ve mitten yararlanarak insanın kozmosla kurduğu ilişkideki doğal ve saf gerçekliği yakalar. Sahici ve otantik bir ilişki biçimi ortaya çıkar. Doğayı tamamlayan insan içsel dinamiği ve yasaları keşfetmiş, böylelikle kendisini de tamamlamıştır...

İlk uygarlıklarda hayata bakışın, çalışma ve inancın, nesne ve adların bugünden farklı bir karşılığı bulunmaktaydı. Bu kitapta Babillilerin metalürjik törenleri, derin simya bilgileri, hekimlik ve büyü sanatları, madenlerin, taşların ve bitkilerin cinselliğinden söz edilmektedir. Dikkatli okurun gözünden ise Asya kozmolojisi ve Doğu kültürünün zenginliği kaçmayacaktır."

5 Şubat 2021 Cuma

Yaban - Yakup Kadri Karaosmanoğlu

 

"Bu gelenler öyle düşman orduları falan değilmiş. Avrupa adlı bir Kraliçe'nin bizi çetelerin elinden kurtarmak için gönderdiği yeşil sarıklı evliyalarmış.

Bu Kraliçe, bizi kurtardıktan sonra İslam olacakmış. Yüreğine öyle doğmuş. Kemal Paşa'nın ne yazık ki, bundan haberi yokmuş. Çünkü etrafını, birtakım uygunsuz adamlar sarmış; bunlara "mahpus" derlermiş. Her biri ipten kazıktan kaçmış, kötü kişi imiş. Bütün memleketi bunlar haraca kesmişler. Vergiyi, aşarı alır, kendilerinden yerlermiş.

İşte, şimdi bütün bu musibetlerden kurtulacağımız gün gelmiş. Zaten, yeşil sarıklı evliyalar ne tüfek kullanırmış, ne top. Bir okuyup üfürdüler mi, önleri dümdüz olur yürürlermiş". Sh121

"Düşman, tee İzmir'de idi, sağdan sataştılar, soldan sataştılar. Herife rahat vermediler. Buralara kadar gelmesine sebep oldular. Ne diyeyim bilmem ki, Allah sebep olanları..." Sh152

 

Orta Anadolu'da, Haymana Platosu'nda bir köy...  Porsuk Çayı bir yanda, Ankara uzak bir yanda... Birinci Dünya Savaşı sonrası... Bozkırda, tepelerin arasında tek kollu bir subay. Dünya Savaşı'ndan sonra, Paşa babasının konağını satıp, emir eriyle Anadolu'ya gelmiş. Uğruna savaştığı insanlarla bir olmak, yaralarını birlikte sarmak için. Yalnız kalmaktansa canını ortaya koyduğu Vatan'ında saygı, sevgi görmek, faydalı olmak isteğinde...

Bozkırın ortasında, kuş uçmaz kervan geçmez bir köy. Ağasından, imamına, çavuşundan, kadınlarına, şeyhinden sert çocuklarına, gülmeyen bir dolu insan. Küçücük dünyalarından ötesini bilmeyen, yaşam savaşını bozkırın ortasında, bozkır gibi düşünerek veren insanlar. Ve onlara katılmak isteyen bir aydın! Bugün yazılmış duygusu sıklıkla zihnimi ele geçiriyor okurken, oysa yüz yıllık bir romandan bahsediyoruz. Ana fikri, aydın ve köylü arasındaki uçurum, cahillik, bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın diyen halk gibi cümlelerle açıklamak kolay. Bu yorumu yazdığım 6 Şubat 2021'de dünya pandemiyle sarsılıyor. En başında, "yaşlıları etkiliyor covid, bize bir şey olmaz nasılsa" diyenler mi dersiniz ya da "bana bir şey olmaz" deyip yaşamına normal devam edenleri mi? Bozkır o güne kadar  savaş görmemiş, uzaktan gelen top seslerini, uçakları oyun gibi algılıyor. Kitap okuyan insan görmemiş, gece yarısı kitap okuyan bir insanı yargılıyor. Dünya pandemi mi görmüş ne olacağını kestiremeden devam etmek istiyor günlük yaşamına... Hala kitap okuyor muyuz da eleştiriyoruz. Pandemi rakamları geçmedi mi milyon dolarlık futbol skorlarının yerine?

İnsan, toplum içinde, toplumla birlikte yaşayan varlık olduğunu kabul edip ona göre yaşamaya başlar mı dersiniz? Bireysel çıkarların önüne koyabilir mi toplum çıkarlarını? Olur mu dersiniz? Yüz yıldır bir şey değişmemiş olması, imkansızı mı anlatıyor sizce? Bir dolu soru, bir dolu konu, güçlü bir kitabın ardından...

21 Ocak 2021 Perşembe

Bu Da Geçer - Ece Temelkuran

 

Bu Da Geçer - Ece Temelkuran

 

Evimdeyim... Bulabildiğim karahindibağlarla görsel çekiyorum okuduğum kitaba. Üfleyip, yaymazsa bir daha büyümeyeceklerini düşünen bir çocuğa, kalpten selam yollamak isteğim...

Evimdeyim... Yıllardır evinden uzakta olan bir kadının kelimelerinde yol alıyorum usul usul. Çok uzun zamandır evinde hissetmeyen, sürekli tedirgin bir ömür geçirmek benimki de... Hepsi bu mu? Çılgın bir gürültünün ortasında, hepsi bu mu diye düşünüyorum. Çokça kulaklarımı tıkarken, iç sesime eşlik ediyor kelimeler... Kocaman kuru gürültünün ardına gizlenmeye çalışılan bir dolu olayın ardında yaşamaya çalışmak, evinden uzakta, evinde ama kaybolmuşken...

Ülkelerin birinde, tam olarak 2013 sonbaharında yapılan zehir gibi konuşmalarla aklım takılıyor gidenlere... Sonra Amin Maalouf geliyor,  Doğudan Uzakta romanıyla. Bıçak keskinliğindeki Çador'a gidiyorum, Mungan'ın.

Gitmek ya da gitmek zorunda olduğu için gitmek, sürgün olmak. Adının önüne eklenen yazarın sevmediği bir kelime "sürgün"! Tam da bu kelime nedeniyle, ödüller alıyor, konuşmalar yapıyor, istediği gibi yazabiliyor. Kendinden başka bir yerin evi olmadığını düşünürken yazılanlar, konuşulanlar, ana dile uzak yalnızlıklar... Söylenecek ne çok şey var, üzerinde konuşulacak, katman katman açılacak... Bugün canım istemiyor sanırım, ikiye ayrılmış toplu yazılara dair kitaptaki gibi. Ülkede yayınlananlara eklenen umut ışığı, mücadele etme isteği karşısında yurt dışında yazılanlar... Ne garip herkes, hep kendinden uzak olduğunun düşünür yaşananların... Aynı ülkede bile farklı şehirler hatta şehirlerdeki farklı mahalleler için geçerlidir bu... Dedim ya bugün gene içime kaçtım. Beklersem hiç yazamayacağım için bu seferlik böyle olsun. Alıştırma, motive etme diyelim kendi kendimi...

Sevdiğiniz bir yazarın toplu yazılarında dolaşmak iyidir, iyi gelebilir insana... Hadi siz de gidin, dolaşın kelimeler arasında...

 

Arka Kapak

"...Ben seni düşünüyorum yazarken. Seni içtenlikle düşünüyorum. Sözcüklerden bir sevgi olanağı görüyorum. Bunun beni kurtarmasını ya da seni...

Sen ve ben, sevgili okur, son on yıldır -ki bu on yıl ömrümüzden gitti- dedik ki, "Bu da geçer." Birileri de hep karşılık verdi, "Böyle diye diye ömür geçti." Eh, orası da doğru. Peki o zaman ne yapmalı bu ömürle?...

Ece Temelkuran içinden geçtiğimiz çıldırtıcı gürültünün ortasında sözcüklerle ferahlatan soluk aldıran bir alan açıyor."

5 Eylül 2020 Cumartesi

DANS DANS DANS - HARUKI MURAKAMİ


 

Bir kuyunun dibi, bir koza hali... Bir sarmalın içinden kelimelerle geçip ışığı bulmak, güneşe kavuşmak gibi bir hal... Bir Murakami kitabı eşliğinde dans ederek, hiç düşünmeden güneşe kavuşmak, kavuşmayı denemek gibi...Bir hastane odasında şifa ararken ya da herhangi bir zaman diliminde dibe yaklaşırken elime aldığım romanlarına belki de gereğinden fazla anlam yükler oldum son dönemde.

19 Şubat 2020 Çarşamba

Evvel Zaman İçinde Mezopotamya - Jean Bottero- Marie Josep Steve



Dinler tarihi ister istemez Ortadoğu'ya, Mezopotamya'ya doğru sürüklerken bir girdaba çekiliyormuş hissiyle devam ettiğimi söylüyorum her seferinde. Adına vurulup aldığım kitabın başı Persepolis'le -İran'la- başladığı için bir hoppalaaa geçti içimden.

18 Ocak 2020 Cumartesi

Geçmiş, Bugün, Gelecek...



Kars Kalesi'nden şehre kuş bakışı baktığınızda benzer  yapıda kilise ve kümbetleri görürsünüz. Selçuklu kümbetlerinin, "Ermeni"  kiliselerinden kopya çekilerek yapıldığı söylenir hemen. Bunu defalarca duydum açıkcası. Burada amaç, Anadolu'da Ermenilerin yaşadığına vurgu yapmaksa eyvallah derim. Bu bir sır değil! Mesela Ani bir Ermeni şehri, İpek Yolu üzerinde... Öyle ki kiliseden, Zerdüşt tapınağı ateşgadeye bir çok ibadet alanını barındırıyor. Çünkü ticaret şehri Ani, Çin'den Hindistan'dan Batıya gidip gelen  kervanları ağırlıyor. Böyle bir yolu düşündüğünüzde hiç bir ırkın saf kalamayacağını fark etmeniz sizi de gülümsetmiyor mu?  (Buna Kayı Boyu da dahil.) Haklısınız bu ayrı bir konu...

16 Ocak 2020 Perşembe

İbrahim Peygamber - Muazzez İlmiye Çığ


İsmail, Hz İbrahim'in oğlu ve Arapların atası olarak kabul ediliyor. Kabe'yi inşa eden kişi. İsmail'in Arabistan'da olmasıysa ayrı bir konu. İbrahim'in ilk karısı Sara'nın çocuğu olmayınca Mısırlı cariye Hacer'den İsmail isminde bir çocuğu oluyor. Sonrasında Hacer böbürlendiği için, İshak'ın doğumunda alaylı gülen oğlu İsmail'le birlikte evde istenmediği için baba İbrahim tarafından çöle götürülüp bırakılıyor. Yani aslında terkedilen ve o döneme göre hiç bir hakkı olmayan çocuk. Tevrat'a göre Mısır'da sürdürmüş kalan yaşamını. Kuran'a göreyse Arabistan'da... Kabe'yi babasıyla yapmış. Ama bu babasının onu ve annesini çölde bırakıp gittiği konusunu değiştirmiyor. Müslümanların inancına göre namaz kılabilmeleri ve soyunun 12 koldan büyümesi için çöle getiriliyor...

6 Ocak 2020 Pazartesi

Renksiz Tsukuru Tazaki'nin HAc Yılları - Haruki Murakami


Karmakarışık aklını odaklayıp, sakinleştirmek istiyorsun. Bu sefer bir kuyuda oturup düşünmek değil de sert dalgaları izlerken üşümek gibi daha çok istediğin... Dünya halinden bir anlığına silkelenmek ya da... Bir Murakami romanı yapabilir bunu. Tam bir yıl önce başlayan hastane maratonundaki gibi sarıp sarmalanır, birlikte karşılarsın şifayı kim bilir... Şükürlerle gelecek iyileşme bu kez ruhuna olur, yüreğini toparlar. Evet tam olarak istediğin bu.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...