29 Temmuz 2016 Cuma

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu - Stefan Zweig


Gülümseyerek aldı eline kitabı kadın… Öyle ya böyle bir mektubu 14 yaşında kendisi de yazmamış mıydı? Bakışlardaki ısrar mıydı bu sabırsızlığın ve hatta her nasılsa umudun nedeni? Zihninde taşıdığı, savaştığı, anlatamadığı bir duyguyu çözümlemeye çalışmamış mıydı yıllarca? Otuz küsur yıl sonra ne olup bittiğini en azından kendine anlatabildiği bir ruh hali… Nefesini kesen ağır bir duygu durumu… Öte yandan yüzyıl öncesinde yaşayan bu adamı tanıyordu bal gibi... O noktada yazara hayran oldu, hatta bir kadından böyle bir mektup alıp almadığını bile düşündü desem…

İnsan psikolojisini böylesine içselleştiren bir yazarın hayatını kendi seçtiği bir sona götürmesini biraz olsun anlayabildi sonunda. Kendi umutsuzluğunun nedeni de bu değil miydi?

“Sadece yalnızlık çeken çocuklar tutkularını bütünüyle, dağılmaksızın koruyabilirler, ötekiler, duygularını başkalarıyla beraberlik atmosferinde gevezeliklerle harcarlar, yakınlıklarla köreltirler, aşk hakkında çok şey okumuşlardır, duymuşlardır ve aşkın ortak bir kader olduğunu bilirler. Onunla bir oyuncakmışçasına oynarlar, tıpkı ilk sigaralarını içen erkek çocukları gibi, onunla böbürlenirler. Oysa bana gelince içimi dökebileceğim kimsem yoktu, kimse bana bir şey öğretmiş ve uyarmış değildi, deneyimsizdim ve her şeyden habersizdim:…” Sh 12

“Ancak iktidarın zirvelerinde iken bulunduğu yerin sorumluluklarını hiç önemsemeyen bu kraliçe, iktidardan düşüşünden giyotine kadar uzanan yol boyunca şaşırtıcı karakter özellikleri sergiler; devrim mahkemesinin suçlamaları karşısındaki kişilik onurundan hiç ödün vermeyen tutumuyla, ölüm karşısındaki yürekliliği ile Marie Antoinette, sıradan bir kimliği geride bırakıp, çok güçlü bir eş, sorumluluğunun bilincinde bir anne olarak karşımıza çıkar. Zweig’ın ifadesiyle, tahtta iken sergileseydi kendisini Avrupa’nın ve halkının gözünde gelmiş geçmiş sayılı iktidar sahiplerinden biri kılabilecek bu karakter özellikleri, Marie Antoinette’e ancak ölüme uzanan yolunda yardımcı olabilir.
Görünüşüyle ve eylemleriyle hep sıradanlık izlenimini yaratmış bir kişilikte gizli olan bu karakter özelliklerini bir biyografi çerçevesinde böylesine ustaca işleyebilmek, ancak Stefan Zweig’ın psikoloji birikimine sahip bir yazarın üstesinden gelebileceği bir iştir.”.Sh60

Arka Kapak;

Stefan Zweig Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu (Brief einer Unbekannten) adlı uzun öyküsünü 1920’li yılların ilk yarısında kaleme aldı.

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu’nun kadın kahramanını sadece uzun bir mektubun yazarı olarak tanıyoruz. Kadının hayatı boyunca sevmiş olduğu erkek için kaleme aldığı bu mektubun “gönderen”inin adı yoktur. Mektubun başında tek bir hitap vardır: “Sana, beni asla tanımamış olan sana.” Kadın büyük tutkusunu hep bir “bilinmeyen” olarak, tek başına yaşamaya razıdır, bu aşk öyküsünde “taraflar” değil, sadece tek bir “taraf” vardır. Böylesine, gerçek anlamda aşk denilebilir mi?

Zweig, okurunu bir kez daha insan psikolojisinde eşine pek rastlanmaya bir yolculuğa davet ediyor. Bu yeni yolculuğun sonunda “mutlak aşk” kavramının şimdiye kadar bilinmeyen kıyılarına varmayı amaçlamış olması da bir ihtimal.

STEWAN ZWEIG 20 Ekim 1881’de Viyana’da doğdu. 1920-1928 yılları arasında yazdığı Üç Büyük Usta, Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar, Kendileriyle Savaşanlar büyük ses getirdi. Hayatı boyunca her türlü resmi ödülü reddeden Zweig 1940 yılında bir konferans için Güney Amerika’ya gitti ve hayatını orada sürdürdü. Zweig, 23 Şubat 1942 yılında ikinci eşi Lotte ile birlikte, savaşın neden olduğu derin bir umutsuzluk duygusuyla, yarattığı bir çok roman kahramanı gibi ölümü seçti.”

2 yorum:

  1. etkilendiğim kitaplardan biri.. zweig keşke yaşasaydı daha çok yazsaydı :(

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. değil mi kesinlikle katılıyorum

      Sil

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...