12 Ağustos 2017 Cumartesi

Şah & Sultan – İskender Pala


Tarih bilgimin iyi olduğunu düşünürken, bildiklerimin kitaplardaki birkaç cümleden ibaret olduğunu fark etmek değişikti benim için. Yani mesela Şah İsmail sadece, Çaldıran Savaşı’nda Sultan Selim’in karşısındaki Safevi Hükümdarıydı, yenilmişti. Ah bir de İran’daki bir tablodan bizim Yavuz Selim olarak bildiğimiz resmin, Şah İsmail’e ait olduğunu öğrenmiştim. Sonra Yavuz’un Anadolu’daki Kızılbaş temizliğini öğrendim. Şii ve Sünni olmayı anlamaya çalışırken her kapının siyasete çıkması can sıkıcıydı.  

Çok genç yaşta tahta geçip, başarılı ve acımasız adımlarla ilerleyen öyle ki bu yolda annesini bile öldürebilen bir Şah, öte yanda iktidar için savaşan bu uğurda babasını, kardeşlerini öldüren yaş almış bir Sultan! İktidar olmak, güç sahibi olmak bir tür zehir içmek gibi, önüne çıkan her ne varsa yok etmeyi sağlayan… Durmadan öldürmeyi göze almak! Hele bir de yerleşik düzene geçse de at üzerinde yaşayıp, savaşan, karnını aldığı ganimetlerle doyuran halkların yaşadığı zamanlardaysanız… Tebanıza katılan insanları yerleştirmek, aş, iş vermek için savaşmak yeni yerler fethetmek, ganimet elde etmek zorundasınız… Hala da öyle değil mi? Bu yüzden dengeler, çıkarlar bir anda değişmiyor mu?

Şah İsmail’in Sünnilere yaptıklarını bu tarafta Yavuz da Kızılbaşlara yapıyor. Acı olan aynı dinden aynı milletten iki hükümdarın karşılaşmaları. Onların birbirlerine düşmesi Avrupa ve doğunun da işine geliyor tabii ki… Derinlere doğru daldıkça ülkeler arası umulmadık ilişkiler, umulmadık ittifaklar şaşırtabiliyor. Tarih, birkaç satırla okuduklarımızın çok ötesinde belki daha çok okumadıklarımızda, yazılmayanlarda… Ve bu iki hükümdar sırt sırta verseydi neler olurdu diye düşünmeden edemiyor insan. Orta Asya’dan gelen Selçuklular İran’da devlet kurup Moğolların önünde Anadolu’ya doğru itildiklerinde başka bir devlet kuruyorlar. Savrulup dururken vatan kavramı, aidiyetlik kısa dönemli kavramlar belki de. O anda insanların yürekten inanıp kendilerini verdikleri on yıllar sonra bambaşkalarıyla yer değiştirebilen. Tıpkı ikiz kardeşlerin iki ayrı hükümdara hizmet edebilmesi, sonrasında olanlar gibi. Kardeşin kardeşe kırdırılması, kadınlara davranışlar, şehirlere girildiğinde yağma olup olmaması, aşk, sevgi, iktidar kavramlarının sorgulanırken tarihin koridorlarında dolaşmak… Özellikle Şah İsmail’le ilgili bir adım atmamı sağladığı için hoşuma giden bir roman oldu diyebilirim…

 “Uyumak ve uyanmak… Belki de son defa tecrübe edilecek sıradan insani alışkanlıklar… Acaba hangisi gerçek, hangisi yalandı? Çelişki ruhlara inmişti. Bildiğim bir şey vardı; gözüne uyku girmeyen herkes şu anda aynı dinin aynı Allah’ına yalvarıyorlardı. Askerlerin ganimet beklentileri ile gaza ve cihat emelleri ne kadar birbirini kuşatıyordu? Acaba Şah ile Sultan, yarın birbirlerini kıracak bu iki ordunun diğerine saldırırken onu siyasi sebepler yüzünden değil de dinsizlikle, zındıklıkla itham edişinde vebal sahibi olacaklar mıydı? Acaba Şah’ın emirleri ve nökerleri, onun gücüne güç katmak amacıyla bu topraklarda daha evvel hiç olmayan bir şeyi icat edip iman konularını ve inanç sistemini siyasete alet ettikleri için kendilerini vebal altında hissedecekler miydi? Karargahlarda akşam ateşleri yandığında, dağların yamacındakiler de sahradakiler de aynı sazları çalıp aynı dilden türkü söylerken, vasiyetlerini yoldaşlarına “Ben ölür de sen kalırsan…” diye başlayıp yine aynı dilde fısıldarken onlara bunu reva görenler kendilerini aklayabilecekler miydi?!... Acaba Şah ile Sultan, yarın birbirini kıracak bu iki ordunun düşmanına saldırırken ona aynı dilde küfretmesine vebal sahibi olacaklar mıydı? Yarın göğüs göğse çarpışacak bu iki asker, hiç şüphesiz dünya Türklüğünün ve Müslümanlığının kaderini çizeceklerdi; ama gelin görün ki ikisi de yine Türk ve Müslüman’dı.” Sh 193-194

Arka Kapak;
Tutku…
Güzellik…
Aşk ve savaş. Sadece gönüllerin değil alınların, kemiklerin ve gözlerin alev alev yandığı savaş. Kahramanlarını, Yavuz Sultan Selim’i de Şah İsmail’i de tarihin merdivenlerinde bir basamak aşağı indiren bir basamak yukarı çıkaran savaş.
Çaldıran.
Şimdi Çaldıran ne 500 yıl geride ne 500 yıl ileride.
Savaş tasında büyücünün gördüğü neydi?
Kızılbaşlık!
Sünnilik!
İktidar hırsı.
Aşkın bir çökelti gibi dondurduğu zaman!
Korku? Ya o?
Yazar biraz da korkuların üstüne gidendir.
Tarih ileriye doğru çözüldükçe ağacın kökleri de görülecektir.
Alevi de, Sünni de bağlıdır o köke. Birdir o toprakta.
Gölgeler büyümüşse ışığı değil korkuyu yenmek gerekir.
Karanlık ve kör ışığın egemenliği boğmasın artık nesilleri.
Ve işte bir kez daha aşk!
Şiir kadar iktidar atında rüzgara ve ateşe doğru yol alan iki hükümdar.
Şah ile Sultan…
Dünya incisi zarif ve asil kadınlar… Yeminlerine bağlı erkekler.
Masal kadar gerçek.
Büyüleyici olduğu kadar umur verici.
Şah & Sultan her cümlesi aşkla okunacak bir kitap.

İskender Pala’dan…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...