9 Nisan 2017 Pazar

Pazarlık - Vahdettin Engin



“Yıl 1996. Filistin meselesinin görüşüldüğü uluslar arası bir toplantıya Türkiye Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve İsrail Başbakanı Şimon Perez katılmışlardır. Şimon Perez kürsüde konuşurken Süleyman Demirel’e dönerek şu sözleri söyler:

‘Geçenlerde sınırda bir Arap vatandaşla konuşuyordum. Sorunları nasıl aşarız diye sordum. Bana şöyle dedi:

-Vallahi Beyim, biz Mısır’ın egemenliğini yapamayız.

-Peki, ne yapalım?

-Sizin de egemenliğinizde yaşayamayız, çünkü siz Yahudisiniz.

-O halde?

- Vallahi, siz iyisi mi, bizi Osmanlı’ya bağlayın.’

Yukarıda sözünü ettiğimiz toplantının yapıldığı 1990’lı yıllarda Filistin adı kan, gözyaşı ve terörle birlikte anılıyordu. Günümüz dünyasında da Filistin adı kan, gözyaşı ve terörle birlikte anılıyor.” Sh. IX


Arapların Gözünden Haçlı Seferlerini okuduğumda, Osmanlı’nın Ortadoğu, Balkanlar gibi sahip olduğu topraklardaki yönetim biçimiyle nasıl bir birlik ve düzen sağladığını daha iyi anladım. Yüzyıllarca süren barış ortamında üstelik kimliklerini koruyarak yaşamıştı bölge halkları. Belki de Osmanlı baskın bir politika uygulamaması hataydı. Güçsüzleşmesiyle birlikte, 19.yy da ortaya çıkan milliyetçilik akımına karşı koyması zorlaşmıştı.

16.yyda, İspanya’dan gönderilen Yahudilere sahip çıkan Osmanlı, birkaç yüzyıl sonra Rusya, Romanya ve Yunanistan’da uğradıkları baskılar sonunda bu ülkeleri terk etmek zorunda kalanlara da sahip çıkıyordu. Ama bu sefer geçmişte olduğu gibi güçlü değil, “hasta adam” olarak anılan bir ülke konumundaydı. Ortadoğu ve Balkanlarda yaşayan halklara sağlanan barışçıl ortam yerini karmaşaya, hesaplara bırakmıştı çoktan…

19.yy sonlarında ortaya çıkmaya başlayan milliyetçilik kavramı, din birliğinin önüne geçmeye başlamıştı. Yahudilerin önce Anadolu’ya yerleşmesi istendi. Nasılsa burada Ermeniler de sorun çıkarıyorlardı. Bunları öneren ve Yahudilerin tarafında gibi gözüken İngiltere, göçmenleri yönetimi altındaki Mısır’a almamıştı.  Ve bir vatanları olmayan Yahudilerin, Filistin’e yerleşmelerinin sağlanması için girişimler yapılmaya başlandı. Yahudi Devleti kurulması uğrunda vazgeçmeden çalışan Theodore Herzl’ın II.Abdülhamid’le olan yazışmaları, görüşmeleri anlatılıyor bu kitapta. Abdülhamid, Filistin’in Yahudiler için önemli bir toprak olduğunu bildiği için burası yerine farklı yerleşim bölgelerini önerdi. Oralara yerleşimi sağladı. Ancak her türlü yasağa rağmen yerel halk, Yahudilere büyük toprak satışları yaptı, ziyaret ve ticaret amacıyla gelen Yahudiler de burada kaldılar.

Öte yandan Osmanlı’nın borçlarının çokluğu nedeniyle, padişah Yahudilerle görüşme kapılarını tam olarak kapamadı ve borçlar makul seviyeye gelene kadar görüşmeleri sürdürdü. Abdülhamid’ten sonraysa Filistin’e Yahudi göçünün önüne geçilemedi. Mekke Şerifi Hüseyin çeşitli vaatlerle kandırılarak Osmanlı’ya karşı ayaklanması sağlandı. İngilizler ve Fransızlar Ortadoğu’yu paylaşmak için anlaşma yaptıkları halde buradakiler hala bağımsız Arap ülkesi hayalindeydiler. Sonrasında İsrail kuruldu. Ortadoğu küçücük devletlere bölündü. Şimdilerde Anadolu, Araplara kucağını açmış durumda. Savaştan kaçan Araplar, toprak alıp yerleşen Araplar… Artık şehirlerde bariz bir Arapça talebe ve sokak etkisi hakim... İnsan ister istemez, Ortadoğu ve Anadolu dengelerinin geleceği ile ilgili düşünmeden edemiyor…

Arka Kapak


“1890’lı yıllarda Yahudiler, Rusya başta olmak üzere Romanya ve Yunanistan’da uğradıkları baskılar yüzünden bu ülkeleri terk etmek zorunda kaldılar. Sığındıkları ilk ülke ise Osmanlı Devleti oldu. Dönemin Padişahı II. Abdülhamid, insani nedenlerle Yahudilerin Filistin dışındaki Osmanlı vilayetlerine yerleşmelerine izin verdi. Fakat Yahudiler ‘vaad edilmiş topraklar’ olarak kabul ettikleri Filistin’e yerleşmek istiyorlardı. II. Abülhamid’in saltanatı süresince bu konuda yoğun çabalar harcadılar. Özellikle Rotschild ve Baron Hirsch gibi zengin Yahudiler, Filistin’de toprak satın alarak buralara göçmen yerleştirmeye çalıştılar. 1896 yılından itibaren ise sahneye Theodore Herzl çıktı. Herzl Filistin’de Yahudiler için özerk bir devlet oluşturma peşinde idi ve bunun yolunun II. Abdülhamid’i ikna etmekten geçtiğini düşünüyordu. Bu uğurda beş defa İstanbul’a geldi. Bir defasında padişahla görüşme imkanı buldu. Herzl’in kafasında, Osmanlı Devleti’ne bazı mali imkanlar sağlayarak hedefine ulaşmayı sağlayacak izni koparmak vardı. II. Abdülhamid ise Herzl’in şahsında, Avrupalı alacaklıları Osmanlı dış borçlarının indirilmesine ikna edecek bir destek bulmuştu. Bütün bu ilişkiler ağının ne şekilde örülüp nasıl sonuçlandığını elinizdeki kitabı okuduğunuzda öğrenebileceksiniz.”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...